Pazar, Ocak 21, 2007

At alırsan yazın, deve alırsan güzün, avrat alırsan gezin ha gezin._TİRE 2-SON


Allahümme pirden, kendini sakın kelinen körden, topal da geliyor çekilin yoldan

Lömbürt - lömbürt - lömbürt

önce gezinen tok sesi lömbürdek’in; ağır aksak yaylanarak ilerliyor, önünde deveci. Tire'den Ali Derya ağabey anlatmıştı; geçenlerde Tire'de biri urganın ucunda nazlı nazlı salınan devesiyle, kulaklarına davul sesi çalınmış, tee garajın oralarda bir yerde. Deve kulak kabartmış davulcunun sesine; yolun ortasına apışmış kalmış, arabaların içinde.

Deveci kızgın: HA DEVE - HA DEVE – HADEVE

Yol tıkanmış, zabıta şaşkın, uyanığın biri koşmuş aparmış davulcuyla zurnacıyı birlikte; çala çala yürütmüşler baygın bakışlı deveyi de. Bizse çok sevgili derneğimiz İFOD ile deve güreşi turlarına çıktık bu sene düzenlediğim birkaç gezide. Izgara, rakı kokuları arasında; ibadullah çığırtkan, çalgıcı her yanda; tabii ayrıntılı anlatı deveciler özel sayısına ;-)

Şehre geldik gayrik, gayrik demeyem gayrik, indi dolmuştan teyzemler; İbn-i Melek Türbesine yollandılar.
Deey orda; türbenin karşısında, Tire'nin tek deveci çizmesini yapan Recep Usta yok dükkanında. Bir eksi daha bana! Salıları kurulan Tire'nin tüm sokaklarına yayılan pazara da gidemedik, sabahın köründe yapılan pazar duasını göremedik ya süzülüyoruz sokaklara; H. C. Bresson'a kalırsa çanta hırsızları gibi hızlı olmalıyız ne de olsa.

Atasözü, deyim bilenden zarar gelmez derler; deyimleri severim yerde-gökte takip ederim. Yaşamın hay-huyunda gözden kaçanlara küçük bir örnek, Tire’den ama yapanı taa İtalya Venedik’ten.

Fotograftan okunmuyorsa yakın gözlüklülere ek;

“ SALLANMAZSA BİR DAL… BİR YEŞİL YAPRAK…
ÖKSÜZDÜR O TOPLUM; YETİMDİR TOPRAK!?
Mustafa Dinletir
MUSTAFA DİNLETİR
VENEDİC-ITALIA.
2002 “

Dön baba dönelim meydanları turladık, görüntülemek için karambolü Alay Parkı'na vardık.

Karambol sade Tire'de oynanıyor. İspanyol kökenli Musevi azınlıktan miras olduğu sanılıyor. Biraz bilardoya benziyor. Istaka yerine parmakları kullanıp, şimşir ağacından yapılan meşelerle 4 x 12 m. beton üzerinde iki veya dört kişi oynuyor. Sahaya dizilen lek denen ince tahtacıklar meşelerle devrilmeye çalışılıyor. Olmadı, rakibin meşesini vurarak puan alıyorsunuz. Keyifli bir şamata.


Bekliyorum hangi karambolcüler kaybedecek de mevlit yapacak diye. (Mevlit yapmak; kaybedenlerin izleyen herkese çay ısmarlaması) Bu geleneksel oyunu yaymak adına dernek kurulacağı ve sahaların artacağı turnuvaların düzenleneceği söyleniyor.

Mevlit okunuyor bize yol görünüyor. Ara sokaklardayız.

Karşıdan gördüm yeşil türbe, içine girdim estağfurullah töbe.


Koca dayı anlatıyor kestanesi meşhur Güme Dağlarını; serde dağcılık var ya ilgiyle dinliyorum.


Görünce, aklımda kalacağına filmde kalsın dediklerim bunlar da.

Yularcı;


semerci;


keçeci de sona.



Preste dövülen keçenin sesinde sıra. Kaptırıyorum kendimi dövülen keçenin sesine, kokusuna. Akıl tasımda sanki ara ara Kula'da diziyle-göğsüyle keçe döven usta, keçeye karışan sesi-soluğuyla.


Tabii tüm ustalara denk gelemedim; mesela kabak kemane yapan ustaya selam veremedim.

Ama hikaye-söylencelerle hep eğlendim.
Kanuninin lalası Kasım’ın rivayetine göre;
“Günün birinde bir köylü, atını sırtında yüküyle bekletirken, kendisi oturmuş rahat rahat yemeğini yiyormuş. Sultan Murat bu manzarayı görünce aniden durmuş ve köylüye, atın önüne arpa koymasını ve hayvanın sırtından semeriyle birlikte yükünü almasını; at yemini bitirinceye kadar da yükü kendi sırtında taşımasını emretmiş.”

Bir başkasınca;
Osmanlıda hazinenin bir köşesinde ilk bayrak bulunurmuş; küçük bir direk üzerinde eğrilmiş, bozulmuş bir hilalin altına asılmış iki tane kurumuş, beyaz at kuyruğundan ibaret. Eski direk tahtası itina ile yağlanmış, uzun kuyruk kılları taranmış. Osman Gazi’den çok önce, kabile reislerinden birinin, muharebede sancağını kaybetmesi üzerine, hemen oracıkta atlardan ikisinin kuyruğunu keserek yaratmış olduğu “bayrakmış.”

Yavuz Sultan Selim’in oğlu Kanuni Sultan Süleyman’a son sözleri;
"Bir Türk er, atını ve eğerini terk edip sedir üzerinde oturmayı tercih ederse bir hiç olur, bir hiç!" miş.

Eskiler söylerdi; bir mıh bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir komutanı, bir komutan bir orduyu, bir ordu bir ülkeyi kurtarır diye. Mıh-nal-nalbant derken at; nerede at orada yat !

Yıldız Çiller’e varıncaya geldi bir bir aklıma. Selam-sabah dedik, hasbihal ettikten sonra girdik dükkana. O ara gözüm hemen duvarda:

Ağzım kulaklarımda, aynı atadan ortak sözler derler ya;

Kuş qanatın, er atın
“ Kuş kanadıyla, erkek atıyla”

At, mingendiki; ton kiygendiki,
Ayal, tiygendiki; er, eldiki.
“At, binenin; elbise giyenin,
Kadın, değenin; erkek halkın.”

açtım, baktım kitaplara.

Caman attı mingençe,
Cöö cürgön artık.
Caman katın algança,
Boydok cürgön artık.
“Kötü ata binmektense,
Yayan yürümek yeğdir.
Kötü kadın almaktansa,
Yalnız yaşamak yeğdir.”

Kırgızlar da rastladım en yakın atalar sözlerine.

Arpa bersen atka ber,
Kütür kütür çaynasın.
Kızdı bersen caşka ber,
Kuçaktaşıp oynosun.
“Arpa vereceksen ata ver,
Kütür kütür çiynesin.
Kızı vereceksen gence ver,
Kucaklaşıp oynasın.”


"Atın yorgunluğunu yem, yiğidin yorgunluğunu dem alır" dedik; o kalender Yıldız Ustaya el edip, devam ettik.


Semerin, urganın, keçenin, yuların, hasırın, nalının yapılışına rastgeldik, son hikayeleri dinledik.

Öğrendim ki; Anadolu'da; at murat, katır devlet, eşek kısmet, deve gurbettir.



video

Camiinin kuytusunda dinlenip şehre dönmeyi düşünürken gelen müzik sesini takip ettim, e Tire'yi de nihayetlendirdim :-)

Hiç yorum yok: