Ahşam oldu gırıldıg / Seher açıldı dirildig
Sabah; bir anda panikle gözlerimi açtım. Odadan kaçarcasına toplanıp kendimi dışarı attım. Dışarıda duraksadım, aylaklıkla seyyahlık arası bir tempo tutturup yürüyüşe başladım. Kahvaltı için bir yer aradım, parkta karar kıldım.
Azerice tapmacada (bilmece) şöyle geçer.
O yanı gaya
bu yanı gaya
içinde sarı maya ?
E tabii bildiniz yumurta. Karşıyaka'da olsam boyozun yanında eksik etmezdim. Sabahın köründe Migros Ramstore'da aldığım sosiskalı çörek yanına katık etmedim; yani Azeri'yi dinlemedim:
Yumurtayı seherleri özün ye, gün ortası dostun ver, gece düşmenine.
Ama eski Azeri Türküsünü dinledim;
"Herkese gelse gonak
Lazım değil soruşmak
Gelsin yemekten gabak (önce)
Çay, çay, çay, çay, çay, çay, çay.
…
Kimin ağrıyır canı,
Bol çay içsin mercanı
Her bir derdin dermanı
Çay, çay, çay, çay, çay, çay, çay. "
Doyunca bir iyice bakındım. 20. yüzyıl başında halkın topladığı paralarla halk tarafından dikilen, bu anlamda bir ilk teşkil eden Mirza Elekber Sabir'in heykeline bakakaldım.
Evde bulunur şimdi çay, pilav, şeker,
Oğul babaya çeker
der, Mirza Elekber.
Hemen notlarıma baktım; diqqətinizə çatdirmak isterim ki:
“Gelirem yazmağa bir kelme tutursan elimi
Qorxuram ya ne üçün ? – çünkü kesirsen dilimi
Ey eceb, men ki sedaqet yolunu azmayıram
Hele gördüklerimin dördde birin yazmayıram ! “
M.E.SABİR

El keçen köprüden sende geç.
Yalnız gezen son gün ne yapar; kenti daha iyi tanımak için metroyla tur atar ! Herkes akın akın metroya gidiyordu ben de takıldım. Bir avuç metro jetonu aldım.
İlk durak; ULDUZ (Yıldız)
Koca istasyonda metrodan bir ben inince polis izlemeye başladı. Bir süre bakıştık sonra, tanıştık.
Birkaç fabrikanın avlusuna açılan yerde polis ekledi:
- Konserve, kutu zavodları (Rusça fabrika) var. Artık işlemiyir.
İnsansız, Çernobil'i hatırlatan, terk edilmiş fabrikaları görüp oyalanmadan metroya döndüm.
Birkaç dakika sonra; M.ƏZIZBƏYOV
Metrodan çıkıp da yükselince bangır bangır bir ses, İ.Tatlıses. Küstüm diyor başka şey duyulmuyor.
Köprü inşaatı var bir yanda. Bir taraf Ankara'nın Altındağ'ı; dönerciler, minibüsçüler. Yanık yağ kokusu. Fazla vakit kaybetmiyorum, şansımı deniyorum.
Yeni gelen metroya dar atıp kendimi kapının yanına duruyorum. Gözüm metro içindeki reklamlarda.
"Apteklerden soruşun, Viagra herşey qaydasında" (Eczanelere sorun, Viagra herşey faydasında :)
QARA QARAYEV
- Burada gezesi görülesi yer var mı ? Yanıt gecikmiyor.
- Yoktur abide neyin, buralar hep tecaret.
Metrodan inenleri gözlüyorum. İran'da üç öpüş kızlarda, burada tek. Yaşlı tombul teyzeler gözetçi, her yer polis.
Bir jeton daha atıyorum turnikeye, metroyu bekliyorum. Elimde Azerbaycan Tapmacaları kitabı, bilmece soracak çocuk arıyorum. Bakınırken, yanımda oturan genç kızın okuduğu dergiye takılıyorum. İsmi İstiot (isot-kırmızı biber)
Kapağında kim olsa beğenirsiniz, Özcan Deniz!
NEFTÇILƏR
"Bir zamanlar ben de deli gibi sevdim" Adnan Şenses yanık yanık çığırmada. Biraz dolanınca metronun çıkışında tezgah açan kitapçıyı fark ediyorum.
Azerice-Türkçe sözlük 2 Yeni Manat 60 Gepik
- 2 Manat olmaz mı ?
- 2 onun mayası!
Pazarlık sünnettir dedim, dinletemedim. Hani yavaş yavaş gittim, gel al der diye, boşa bekledim, umrunda değil satanın.
Bakü yolcularının büyük bölümünün yükünü metrolar karşılıyor. Nizami istasyonu gibi müze havasındakileri izlemek keyif veriyor. Fuzuli'nin, Nizami'nin kabartmaları, minyatürleri duvarları süslüyor.
Hayran kalıp şaşırıp bakınınca aklıma fotograf gelmiyor. Bir Türk şarkıcının bu istasyonda klip çektiği söyleniyor.

Medrese içre müderris verdiği bin dersten
Yeğdürür meyhanede bir cam vermek bir güzel
Ger gelse ecel benim nem ala
Canım hod yok meğer gam ala
(Meyhanede bir güzelin bir kadeh vermesi
medresede müderrisin verdiği bin dersten daha iyidir.
Eğer ecel gelse benim neyimi alır?
Canım yok, olsa olsa gam alır)
1500'lü yıllarda Kerbela ya da Bağdat'ta doğduğu söylenen Fuzuli'nin Bayat Türklerinden olduğu ve hayatı boyunca Irak'tan çıkmadığı söylenir. Fuzuli’nin heybetli tikintisini (heykel) görünce doluyor usuma. Şiirleri, dizeleri ard arda. Fotograf çekmeyi bile unutuyorum o ara. Hem fotograf ispat vesikası mı şunun şurasında !
Yollar geçirik,
Şehirden-şehire bir hey göçürük
demiş Fuzuli şiirin birine başlarken. Şiirleriyle İzmir Parkı'na varıyorum.
“Bakü'nün eski günlerini bilenlerden öğreniyoruz; kıyı boyunca kilometrelerce uzanan bir park yapmışlar; bu parkta gazinolar, kahveler, plajlar, fıskiyeli havuzlar var. Burası özellikle akşamüstleri ve geceleri çok kalabalık oluyor. Parkı çevreleyen büyük caddede troleybüs işliyor” diyor M. Cevdet Anday.
1965 basımı “Sovyet Rusya, Azerbaycan, Özbekistan, Bulgaristan, Macaristan” kitabında. Ve ekliyor: Nazım Hikmet Baku'yu İstanbul'a benzetirmiş, ben daha çok İzmir'e benzettim. Benim için de Bakü İzmir'e benzer.
GÖZEL İZMİR, GÖZEL BAKI
Sevincimiz aşdı, daşdı,
Heyalımız dağlar aşdı,
Gardaşlarım gardaşlaşdı
Gözel İzmir, gözel Bakı.
...
Bu ne köydür, bu ne haydır,
Ulduzlar alay-alaydır
Biri güneş biri aydır
Gözel İzmir, gözel Bakı.
Yabancılar darılmasın
Doğma bağlar gırılmasın
Bu dünyada ayrılmasın
Gözel İzmir, gözel Bakı.
1939 doğumlu Refik Zeka Handan. İzmir ziyaretinden sonra yazmış Gözel İzmir, Gözel Bakı şiirini.
Bilim adamı, şair Alaaddin Mehmedov'un İzmir'le ilişkisi trajik bir geçmişe dayanırmış. Babasını çocukken kaybeden şair 55 yıl sonra babasının İzmirli bir Türk olduğunu öğrenmiş. Yıllar sonra Türkiye'ye gelip akrabalarını bulan şair İzmir'le ilgili şiirlerini Selam Baba Yurdu adlı kitabında toplamış.
O kemend ata bilmez
Galbimde yatabilmez
İzmir gözel olsa da
Bakı'ya çatabilmez.
Park ve meydanı turluyorum. Karşıdan karşıya geçmeye çalışırken trafik hızlanıyor. Deyim yerindeyse bir vakit harcama makinesi olan Doğu'da trafikteki kaos ve o sakin görünen insanların trafikteki tehlikeli tavırları dikkatimi çekiyor. Akıl tasımda Oktay Akbal'ın deyişi çalkalanıyor.
Üstüme üstüme geldi taşıtlar. Hepsi beni ezmek mi istiyor ne, kaçmalı bir yana. Kaldırımdayım.

Yolların hatırı var
Sokakta gizlenpaç (saklambaç) oynayan çocuklara sesleniyorum.
Valyutayı harada deyişebilerem ? Döviz bürosunun yerini tarif ediyorlar. Paraları değiştirince dünyada yenebilecek en ucuz havyarı öğle yemeği niyetine mideye indirip karnımı doyuruyorum.
Alacakaranlığa doğru Qız Qalası'nın mor ışığını kerteriz alıp karanlık sokaklara dalıyorum. Vakit geçiriyorum, karşıma ne çıkacak diye bakınıp duruyorum. Deniz kenarındaki lunaparkın hareketli ışıkları, ortalığı aydınlatıyor. Ağaçlar renkli lambalarla ışıl ışıl parlıyor.
Gece ve ayaz kendini iyiden hissettiriyor. Parkta toplanmış gruba takılıyorum. Direksiyonu ayarsız bisikleti düşmeden 3 metre sür 5 Şirvan al. İşini bilen bisikletçi 2-3 pedal turunda mesafeyi katediyor, izleyenler ilk turda tökezliyor; gülüşmeler, iddialar, takılmalar; izliyorum.
Vakit gelince arkadaşla buluşup ninesine gidiyoruz. İlk kez karşılaştığım Blinchik denen kremalı kıymalı börekleri yiyorum, salonda şaşkınlığım bir kat daha artıyor. Evde resim sanatıyla kimse ilgilenmiyor. Ancak Tahir Salakhov'un resim albümleri kitaplığı süslüyor. Kitaplığa bakınca resim ve sanat üzerine kitapların çokluğu ve nazik ninenin sanat aşkı iyice şaşırtıyor.
Gece geç vakit otele dönmek üzere çıkıyorum. Taksinin biriyle pazarlık ediyorum, otele götürmesi için. Hemen kalacak yer soruyor sonra konağım ol diye ısrar ediyor. Yol bitince, binerken pazarlık etmeme ücret sormama rağmen parayı beğenmiyor. Sinir-stres, söylenerek bir kuruş fazla vermeden iniyorum.
Tüm gün yediklerimle çorba olan mideme fayda olsun diye sahile yöneliyorum. Hararetimi alsın, sindirime yardımcı olsun diye kış kıyamette 3-5 yaz meyvesine bi' dünya para veriyorum.
Kıçım ağrıyor, (ilk duyunca ben de çok şaşırdım, sonra alıştım. Azerice kıç ayak demek oluyor) otele dönüyorum.
Karanlıkla biraz tedirgin, Sabir'in aksine azıcık korkarak otele dönüyorum.
KORKİREM
Ay Balam
Tek başıma çıkirem ben dağlara bala dağlara bala dağlara
dağlara bala dağlara
yangınlı volkan görirem
cin görirem can görirem
mühtelif elvan görirem
bin türlü tufan görirem korkmirem
korkmirem bala korkmirem
Ay Balam
şafak vakti düşirem ben çöllere bala çöllere
bin türlü elvan görirem
kükremiş arslan görirem
kan yiyen sırtlan görirem
cin görirem can görirem
bin türlü insan görirem
çok tufan elvan görirem
bin türlü hayvan görirem
dalgalı umman görirem
cin görirem can görirem
kükremiş arslan görirem
kan yiyen sırtlan görirem
dalgalı umman görirem korkmirem
korkmirem bala korkmirem
Ay Balam
bu korkmazlığım ile bu korkmazlığım ile
vallahi billlahi bala tillahi bala
harda bir yobaz görirem
harda bir bağnaz görirem
harda bir softa görirem
harda bir molla görirem
korkirem bala korkirem bala korkirem
korkirem bala korkirem
kandan fikirlerinden
riyakar zikirlerinden
korkirem bala korkirem bala korkirem bala
korkirem bala korkirem bala korkirem
korkirem bala korkirem.
Kababı köz öldürer, igidi söz.
Size teşekkür ederik. Bakı, gözel şeher.
Son gece yatmak üzereyken kapanmak üzere olan Azəri Televiziyası'nın Bakü manzarası üzerine yazdıklarını uğurlama meajı olarak alıyorum.
Güzel gözlü Azeri kız sesleniyor:
“ Men getdim yatmaga, sene de gecen xeyre galsin deyirem
gecen xeyre galsin, ay Yetkin
gecen xeyre galsin ! “
Bu zarif dilek üzerine uyumamak, tatlı rüyalara dalmamak mümkün mü !
Dağlarca'yla uyanıyorum.
Türkçe sesler gelir yollardan,
Karanlığı yok eder Türkçe ışığı.
Bir İzmir'e benzer,
Bir İstanbul'a,
Denizle dağ karışığı.
Daha mavi, daha ak,
Bakü'de uyanmak.

Rüzgarlar şehrinde, rüzgarın sesiyle kuvvetli bir yağmur başlıyor. Bir taksi çevirip havaalanına varıyorum. Uçağı beklerken yanıma oturuyor. Gülümseyince altın dişleri sapsarı parlıyor. Nahcivanlı kız, İstanbul'a hastaneye gidiyor, midesinden rahatsız. Nahcivan'ı gezdin mi diye soruyor.
Nuh'un Gemisi'ni Nahcivan'da buldular deyince heyecanlanıyorum. Dönüşte hemen bakayım gazetelere diyorum, gülüyor. Hoş, dönünce kontrol ediyorum bir şey bulamıyorum; ancak bahsettiği şeyleri A. Puşkin Erzurum Yolculuğu kitabında da ayrıntılı anlatıyor, 1875 senesinden sesleniyor.
Uçakta bir ağırlık çöküyor; Azerbaycan Bayatıları'ndan (mani) biri son noktayı işaret ediyor.
Ezizim vatan yahşı,
Geymeye ketan yahşı,
Gezmeye gurbet ülke
Ölmeğe vatan yahşı





Fotograftan okunmuyorsa yakın gözlüklülere ek;
Karambol sade Tire'de oynanıyor. İspanyol kökenli Musevi azınlıktan miras olduğu sanılıyor. Biraz bilardoya benziyor. Istaka yerine parmakları kullanıp, şimşir ağacından yapılan meşelerle 4 x 12 m. beton üzerinde iki veya dört kişi oynuyor. Sahaya dizilen lek denen ince tahtacıklar meşelerle devrilmeye çalışılıyor. Olmadı, rakibin meşesini vurarak puan alıyorsunuz. Keyifli bir şamata.
Mevlit okunuyor bize yol görünüyor. Ara sokaklardayız.
Yularcı;
semerci;
keçeci de sona.

Ağzım kulaklarımda, aynı atadan ortak sözler derler ya;










İlk durak Arg-e Karim Khan _Kerim Han Kalesi_

















